Gram altın Cumhuriyet Altını Gümüş ONS Yarım Altın

Siyaset Diyanete Zarar Veriyor

  • Necat ÖZDEMİR
  • 2018-03-07 16:34:31
  • 600 Görüntülenme
  • Türkiye’de bir kısım partilerin dinle kavgalıolması, bazılarının ise din tekellerindeymiş gibi bir politika

    izlemesi dinin zarar görmesine sebep olmaktadır.

     

    Dinin zarar görmesi, güvenin zedelenmesi ve insanların soğuması şeklindedir. Yoksa, hakikat ve

    hükümleriyle dağ gibi orta yerde duran bir dine hiçbir rüzgarın zarar verebilmesi mümkün değildir.

     

    Dinin zarar görmesi vahim bir durum. Çünkü dinsiz bir toplum yaşayamaz. Din, vücudun ruhu gibi

    millet ve toplumların ruhudur. Ahlak, fazilet, onur, erdem, birlik ve gerçek adaletin kaynağıdır.

     

    Din, birçok sosyal bilimcinin de altını çizdiği üzere toplumları kaynaştıran ve birarada tutan değerdir.

    Ulvi ahlaka sevkeder, kof başıbozuklar olmaktan korur.

    Saint Simon, Comte, Le Play gibi büyük batılı filozoflar Fransız devriminden sonra oluşan laik endüstri

    toplumunda ahlaki bir boşluk ve krizin meydana geldiğini dillendirmiş, din arayışına girmiş ve

    herhangi bir din biçimi olmadığı taktirde toplumun bölüneceğini ve şiddetin yaygınlaşacağını

    savunmuşlardır. Marx da din için “Kalpsiz dünyanın kalbi” ifadesini kullanmak zorunda kalmıştır.

     

    Kilisenin otoritesini ortadan kaldırıp laik bir sistem kuranlar bile dini bir arayışa girmekten kendilerini

    alamamış, tarih boyunca insanlık bir bütün olarak adeta dinin olmazsa olmazlığına tanıklık etmiştir.

     

    Dinin gerekliliğini, tabu, taassup ve tekelciliğin ortadan kaldırmasına ilişkin gereklilikle karıştırmamak

    lazım. Tabu, taassup ve tekelciliğe zinhar prim verilmemelidir. Dinin berrak bir su gibi insanları aziz

    kılması, her türlü kir ve bulanıklıktan arındırılmasıyla mümkündür.

     

    Dinin tekellerinde olduğu algısını yerleşik kılmak isteyenlerin dine verdiği zarar, dinle kavgalı zihniyet

    ve siyasetlerin verdiği zarardan aşağı değildir. Biri çekerek, diğeri ise iterek insanların dinden ve dini

    yaşamdan uzaklaşmasına sebebiyet vermektedir.

    Dine zararı minimize etmek, en çok dindarlık iddiasındakilerin çaba ve gayretleriyle mümkündür.

    Özellikle de hiçbir siyasete payanda olmamış, halisen lillah dini hizmetlerde bulunan şahsiyet, tarikat,

    cemaat ve sivil toplum kuruluşları dinin herkesi kuşatan ve kucaklayan nurlu yüzünü en güzel şekliyle

    temsil etmekle mükelleftir.

     

    Dinin ayrıştıran değil, arayı bulan bir fonksiyona sahip olduğunu ortaya koymak samimi dindarların

     en büyük vazifelerindendir. Bu da her türlü vasıta ile yapılmalıdır.

     

    Dinin kutuplaştırma ve kavga aracı kılınması bir tür tekfirciliktir. Çünkü kutuplaştırılan bir din

    kutuplaştıranların dilinde bulundukları kutupta olmayanları itham eder, iter. Kafir, münafık, hain gibi

    yaftalarla, dinin özüne vakıf olmayan müslüman evlatlarının dinden soğumasına yol açar.

     

    Ne olursa olsun ve ne pahasına olursa olsun kesinlikle dine zarar gelmemeli, dine zarar

    verilmemelidir. Hiçkimsenin hiçbir niyetle buna hakkı yoktur. Ne dine mesafeli olanların, ne de dinilik

    iddiasındakilerin insanları dinden soğutacak ve güvensizliğe sevkedecek söylem ve siyasetlerde

    bulunması kabul edilemez.

     

    Aynı şekilde iktidar ve egemenlerin de dine ‘resmi hüviyet’ kazandırıp yanlışlara perde kılması ve bu

    şekilde halel getirmesi de görmezden gelinemez. Şeriati bu hususta aydınlara önemli bir tavsiyede

    bulunur: “Resmi dinlerin sınıfsal rolü her zaman halkın aleyhinde ve hakim sınıfların çıkarları

    doğrultusundaydı. Peki ama felsefenin, bilimin, sanat ve edebiyatın rolü bundan farksız mıydı? Bu

    durumda sorumluluk sahibi bir aydının görevi, halkına hizmet etmek amacıyla bu değerleri

    sıkıştırıldıkları sınıfsal kalıplardan kurtarıp halka hizmet yolunda kullanmak mı; yoksa onları reddedip

    mutlak olarak cephe almak mıdır?”

     

    Din-i mübin-i İslam müslüman toplumumuzun can damarı ve olmazsa olmazıdır. Hiçkimsenin ve hiçbir

    siyasetin tekelinde değildir.

    İslam, şahıs ve grup merkezli değil, kitap merkezli bir dindir. Tüm şahıs ve gruplar kitaba riayet

    ettikleri nisbette Allah nezdinde makbuldür. Hiçkimse dine riayet ettiğini ileri sürerek insanlardan

    hiçbir maddi menfaat bekleme, konum isteme hakkına sahip değildir. Toplum içerisinde seçkin bir

    yeri de olamaz. Çünkü İslam’da seçkin sınıf, ruhban sınıfı diye bir şey yoktur.

     

    Toplum huzurunu bir sütun gibi ayakta tutan dinin zarar görmemesi bir yönüyle aydınların ve

    siyasetle haşir neşir olan tüm tarafların sorumluluğu iken, diğer taraftan ortalama her insanın bu

    konudaki duyarlılığıyla alakalıdır.

    Müslüman evlatları, tüm eksiklerine rağmen, ab-ı hayat olan İslamiyetle bağlarını gevşetmemeli,

    aksine güçlendirme yoluna gitmelidir.

    Pire için yorgan yakanın, imama küsüp oruç bozanın zararı yalnız kendisinedir. Aynı şekilde çeşitli

    siyasetçi ve siyasetlerin dinle ilgili tutumlarından ötürü İslam’dan şüpheye düşmek ve gevşek

    davranmak en fazla bunu yapana zarardır.

    Bilinci kuşanarak, siyasetin dine zarar vermesine mahal vermemek, dört elle hakikat, hikmet ve

    adalet kaynağı olan İslamiyet’e sarılmak ve bu eşsiz değerin kötü ellerde kötü telakki ve temsiline

    prim vermemek yegâne çıkar yoldur.

 

Stillendirme